Sarılmak | Arkadaş Canpolat

Sarılmak ne güzel şey; içten, samimi, sımsıkı ve sımsıcak!
Yaşama sarılır gibi insana sarılmak…
En son ne zaman sarıldınız bir insana? Onun göğsündeki yumruk büyüklüğündeki et parçasının göğüs kafesini parçalayan hareketini hissettiniz mi?

Tekrar kavuşulacağından emin, fakat akıp giden zamanda kollarınızın arasından güneş gibi sıyrılıp giden, zamanı geldiğinde doğaya karışacak olan o bedene veda etmenin kısa vadede dayanılır zorluğuna katlanmak kolaydı. Kolay olmayan yaşamın içinde iyi ya da kötü her şeyin olduğunu anlamamış oluşumuz. Yaşayanlar için kötüye direnç “namlunun ucundaki namussuz” zamanlarda gözyaşları oldu.

Kimileri ağlamayı “zayıflık” olarak gördü. Fark edemediler gözyaşlarının kurşun kadar öldürücü, duyguların çelik kadar yoğun olduğunu. Sanırım ya ölüydüler, ölmediler ya da havaydılar, işlemedi…

Fakat sarılmak başka bir şey. Herkes sarılıyor, vedalaşıyor. Bir çok kimse için öylesine, sıradan…

Bilirsiniz otogarlarda herkes sarılır. Dün gece Antep’ten yola çıktım, Yalova’ya doğru gidiyorum. Hala yoldayım. Türkçe, Kürtçe, Arapça konuşulan çok dilli bir otobüste, çok zilli bir dünyaya inat bir bebek ağlıyor. Annesi bebeğini kundaklamış, sarılıyor. Fakat benim dikkatimi çeken, otobüsün sağında oturan başka bir anne. Yanında bir çocuğu, kucağında sarıldığı başka bir çocuk var. Çocuk uyuyor, annesi sımsıkı sarılmış. Bir de annenin oturduğu koltukta, ayağının altında beliren iki minik ayak görüyorum! Ayaklar bu annenin başka bir çocuğuna ait.

O yerde, annesinin ayaklarının altında yatan çocuk cennette mi? Yoksa günahkar değilsek öldüllendirileceğimiz cennet, bu uzun yolun yoksulluğu mu? Cennet yoksulluksa, yoksullara verilen vaazlar yalan mı? Bize anlatılan, anaların ayakları altındaki cennet bu değildi.

Henüz otobüse binip “cennette” olan bu çocuğu görmeden önce sevgili öğretmenimle Diyarbakır, Malatya, Antep, Adıyaman arasında geçen son bir haftamızda onlarca insana sarıldık. “Bazen yaraları diken” terzi amcaya, “hovarda” olan hacıya, “Demirden Atlar”a can veren mekanın ve zamanın Tanrı’sı Ülkü Bingöl’e, bilgisayarı hastalanan sevimli ve sabırlı deklanşöre, dünyanın en uzun isimli şiir kitabının şairine ve uzun yolumuzun yorulmayan savaşçısına (esasen ondan burda bir kaç kelimeyle bahsetmek yetersiz olur) yaşama tutunur gibi sarıldık. Öyle kişisel olarak yaşamsal sorunlarımız olduğundan değil bütün zencilerin yaşamsal bir ihtiyacı olduğundandı, sarılmalarımız. Sarıldıkça yaşam alanımız büyüdü. Teoride kalmadı, pratik karşılığını buldu.

En son sevgili öğretmenimle, yoldaşımla vedalaşırken sarıldık. Öncesinde ayrılmanın basit bir eylem olmadığını konuşmuştuk. Fiziki bir ayrılığın fizikle açıklanamayacak sonuçları vardır. Fakat duygusal bir ayrılığın her zaman fiziki bir açıklaması “vardır”. Ayrılık beraberinde her şeyi götürüyorsa yaşanılan ölüm değilse nedir? İşte bu yüzden yaşamamıza izin verilmeyen bu coğrafyada birbirimize sarıldık, yaşamda yaşam bulduk.

Velhasıl-ı kelam en son sevgili öğretmenimle sarıldık. Bu sarılma bir asma ağacının dut ağacına sarılarak yaşama tutunma hikayesidir.

Arkadaş Canpolat