Bu Eli Tutalım | Mehmet Yaşar

Faşizmli esaret yıllarında tarihten ders almak gerekir. Tarih bu anlamda dersler ve tecrübelerle  doludur. Tarihin bu dersleri ve tecrübeleri saymakla bitmez. Bunların her birisinin ayrı ayrı ele alınıp incelenmesi çok değerli ve önemlidir.  Emekçilerin Özgürlük Kongresi’nin faşizmin karanlık yüzünün teşhir edilmesi ve korku duvarlarının aşılması için bir dizi eylemlilik kararına karşı sosyal medya üzerinden gösterilen bazı olumsuz tepkiler bu anlamda ibretliktir.

Yalakalık baskı yıllarının değişmez modasıdır. Ülkemiz  bunun örnekleri ile doludur. Her dönem her kesimden yalakalar çıkar ve süreçten faydalanmaya çalışır. Özellikle basın ve medya alanlarında ruhlarını dahi teslim eden bu alçaklar faşizme karşı onurluca dik duran herkesi hedef tahtasına koyarlar. Küfür, aşağılama ve linç kampanyası geliştirirler. Bu insan müsveddeleri hem sağ yelpazeden olur hem de soldan. Sağ cenahtaki birbirleriyle yarış halinde  yapılan bu saldırıları pek yadırgamıyoruz. Onların  bu saldırıları anlaşılır bir şeydir. Bu yarış daha fazla kemik kapma, daha fazla göze girme yarışıdır. Onlar sınıfsal konumları ve ideolojik duruşları gereği yapmaları gerekeni yapıyorlar. Bu saldırılar anti-faşist güçleri daha çok bileyerek kamçılarken; sol, devrimci, sosyalist, yurtsever gibi isimler altında  yapılan  saldırılar kısmen devrimci çevrelerde özellikle kitlelerde zihin bulandırır, yılgınlığa yol açar. Aslında  sözde sol cenahtan gelen saldırılar da genellikle bilinçli yapılan sadırılardır. Onlar da ideolojilerinin  gereğini yerine getiriyorlar. Ama bu, sağdan gelen saldırılardan daha tehlikeli ve yıkıcıdır.

12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbeleri ile faşizmi kısmen kurumsallaştıran ama bugünkü kadar hem anayasal ve kurumsal bir yapı, hem sivil kitlesel bir güç haline getiremeyen Türkiye burjuvazisi, 2003’ten beri adım adım bunu AKP eliyle gerçekleştirmeye çalışıyor. AKP’nin gelişiminde ‘sol’dan gelen yalaka güruhun da belirleyici  katkıları olmuştur ve hala olmaya devam ediyor. Bunların adı, sanı, adresleri bellidir. Bunlar Erdoğan ve şürekasının, Kürt sorunu dahil Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını çözeceğine inanan ve bunun propagandasını yapan aklı-evvel ‘’Yetmez ama evet’’çilerdir. Kendi geleceklerini devrimci güçlerin ve  ulusal kurtuluş hareketinin yenilmesinde gören bu oportünist ve reformistler sistemi rahatsız eden her girişimi provoke etmeye çalışırlar; tıpkı burjuvazi gibi kendi korkularını ön plana çıkartarak toplumu pasifize etmeye çalışırlar.

Türkiye’de yaşanan faşizmi kurumsallaştırma ve kitleselleştirerek kalıcılaştırma süreci, Erdoğan tarafından ince bir mühendislik çalışması gibi yapılmaktadır. Önceleri ”solculara yapılan haksızlıklar”dan dem vurmaya başladı. Arkasından Diyarbekir cezaevindeki işkenceleri ve ölümleri güya eleştirmeye başladı. ‘’Ben sadece elimi değil, gövdemi de taşın altına koyacağım; Türkiye’nin birikmiş tüm sorunlarını çözeceğim; herkese demokrasi’’ demagojisi ile sözde ‘’açılım ve çözüm süreci‘’ni başlattı.  Meğer tüm bunları yaparken bir çığ gibi büyüyerek gelen ve Türkiye’nin köhnemiş kapitalist sistemini de yerle bir edecek olan Kürt ulusal kurtuluş hareketini kötürüm etmek, başarabilirse onu yedeğine alıp bölgede at koşturmak istiyormuş. Kürt ulusal hareketi bu oyuna gelmeyip ”masada elle tutulur bir anlaşma yapılmadan yol alınamayacağını” belirtmesi üzerine, üstelik 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP de büyük bir başarı elde ederek AKP’nin tek başına iktidara gelmesine engel olması AKP’de şok etkisi yarattı. Bu süreçten hemen sonra Erdoğan ve AKP  gerçek yüzünü göstermeye başladı. 7 Haziran seçimlerini iptal ederek belirsiz bir ortamda iktidar boşluğu hissi yaratıp kaos ortamı oluşturarak, ülke içinde ve dışında tamamen savaş startejisini uygulamaya başladı. Erdoğan ve kurmayları medya aracılığı ile sosyalizm ve Kürt düşmanlığını körüklerken çeşitli provokasyonlar ve katliamlar tezgahladılar. Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu tarafından Kobani’ye yardım götürmek isteyen gencecik insanlar 20 Temmuz 2015 günü Suruç’ta bombalı saldırıya maruz kaldılar. İnsanlar daha bu katliamın yasını tutarken Ankara katliamını örgütleyerek yüzlerce devrimci insanımızı katlettiler. Bütün bu baskı ve katliamların ortasında 1 Kasım 2015 seçimleri yapıldı ve AKP tekrar tek başına hükümet kurmak için çoğunluğu elde etti.

Bu süreçten 24 haziran 2018 seçimlerine kadar AKP sergilemiş olduğu politika ile faşizmi kurumsallaştırmak için ne gerekiyorsa yaptı. Provokasyonlarına aralıksız devam etti. İlk önce kendisine ayak bağı olmaya başlayan eski müttefiki Fethullahçıları hedefe koyup onları diskalifiye etti. Bunu da  yine bir taşla on kuş vurmayı planlayarak ince bir mühendislikle yaptı. Takvim yaprakları 15 Temmuz 2016’yı gösterirken Fethullahçıları bilinçli olarak bir darbe tuzağına çekti. Mağdur pozisyonuna girerek Fethullahçılar’ın nüfuz ettiği ordu, yargı, basın, vs. tüm alanlara saldırdı. Aşağıdan yukarı doğru Fethullahçılar’ın tüm ilişkilerini deşifre edip çoğunu cezaevine dodurdu. Pisliğin kendisine de bulaşacağını bildiğinden Fethullahçılar’ın bazı siyasi uzantılarına dokunmayarak onları da tehditle kontrol altına aldı, almaya devam ediyor. Aynı zamanda Fethullahçılar’ın tüm mal varlıklarına el koyarak hatırı sayılır bir vurgun ve ‘ganimet’ elde etti.

Erdoğan Fethullahçılar’ı bahane ederek başlattığı operasyonları OHAL ilanıyla genişleterek işçi ve emekçi sınıflara ve Kürdistan ve Türkiye devrimci demokratik güçlerine karşı saldırıya geçti. Tüm yasal demokratik kitle örgütleri ya yasaklandı ya da sıkı bir denetim altına alındı. Devrimci basın büyük ölçüde susturuldu. KHK’lerle ilerici, demokrat öğretim üyelerine ve görevlilerine işten el çektirdi. Kurduğu fiili faşist rejimi 2017 Nisan Anayasa oylamasıyla ”anayasal” hale getirdi. Bunlarla paralel olarak içte ve dışta Kürt ulusal kurtuluş hareketine karşı Ortadoğu’dan topladığı cani çeteler eliyle saldırıları sürdürerek Afrin’i işgal etti. Kasım 2015’ten 24 Haziran seçimlerine kadar faşist Erdoğan ve AKP hükümetinin  yaptıklarını saymakla bitiremeyiz. Hala AKP politikasını anlamayan, ”bekleyelim görelim” diyerek fincancı katırlarını ürkütmemek adına siyaset yaptığını sananların sıranın kendilerine geleceğini bilmeleri gerekir.

Tarih yılana dokunmayanların da zehirlenerek öldüğünün örnekleriyle doludur. Devrimciler süreci kendiliğindenciliğe bırakamaz. Her şeyden önce içinden geçtiğimiz süreçte EMK sürece devrimci tarzda yaklaşarak söylemlerini gücü  oranında pratiğe geçiriyor, alanlara iniyor. EMK’yi bu süreçte ‘küçük bir grup’ gibi görüp onun faşizme karşı dik duruşunu provoke etme çabaları asla  karşılıksız  kalmaz. Emekçilerin Özgürlük Kongresi, Kürdistan ve Türkiye halklarının bağrından doğmuş; mücadele tarihimizin uzun geçmişinden geleceğine uzanan köklü bir harekettir. Türkiye ve Kürdistan’ın emekçi halklarına özgürlüğe gidilen yolda uzatılmış bir eldir.

Bu eli tutalım.

Mehmet Yaşar