anKARA Gar Katliamı!.. | Atilla Yüceak

anKARA Gar Katliamı!..

Hesabı yapılan,
çok ince ayrıntılarla planlanan
ve hedefine kilitlenen kanlı provokasyon ve kaos süreci sürdürülüyor çakma-çıkma sultan tarafından.

Ülkemin başkentinde,
memleketi uçurumun kenarına sürükleyecek önemde büyük bir kanlı provokasyon gerçekleştirildi.

Gözlerimizle görüp, yaşadık.
Suruç katliamında ki gibi yine polis ortada yoktu ve yine Diyarbakır katliamında olduğu gibi çok sonra geldi bizlerin ve ölülerin üzerine su sıktı,
gaz bombası attı.

Halklar, artık gelmiş duvara dayanmış, türlü çaresizliğe ve tepkiye sürüklenmesi için çakma-çıkma sultan tarafından devlet kullanılarak her şey yapılıyor…

Yüzden fazla ölümün ve ağır yaralının olduğu kara Başkent katliamı üzerine kafa yorarken;
1977 yılı kanlı 1 Mayısı,
Çorum,
Kahramanmaraş katliamları,
Madımak,
Ulucanlar,
Gazi,
Haziran-Gezi ve Roboski Katliamları,
5 Haziran Diyarbakır Katliamı adeta bir Ankara katliamının bağıra bağıra geldiğinin habercisi oldu bizlere…

Zorluyorum kendimi ama yazamıyorum…
Saatlerdir elimde kalan,
kağıt bana ben kağıda bakıyorum,
bir şeyler karalıyorum
ama yazamıyorum.

Sanki,
büyük bir acizlik içindeyim,
bu zavallı sözcüksüzlük içinden bir bir şeyler karalamak istiyorum,
olmuyor,
zorlanıyorum,
yazamıyorum…

Tam ortasındayız,
bir kızıl kan gölü,
ve bir körpe can pazarı…
Daha ne diyebilir,
ne yazabirim ki ki?

De,
hele kurbanım!
Hangi sözcüklerin kurduğu cümleler karşılar acılarımızı?

Nasıl bir çığlık atmalı?
Kol-bacak toplarken,
ölülerin üzerinden atlayarak yaralıların yardımına koşarken,
nutku tutulan biri ne yapabilir ki?
Sadece canhıraş çığlık atmaktan başka…

O anda orada olan insanlar gibi,
yaralı,
vahşi hayvanlar gibi çığlık atıyorum

Bilirim gülüm çığlık,
zayıflığın,
güçsüzlüğün ve umutsuzluğun son noktasıdır,
kimi zaman ölümden hemen önce gelir.
Acaba,
ben patlama anında çığlık attım mı?
Hayır…
Ama sonrasında,
çaresizlik ve boşluk,
çığlık üstüne çığlık,
Ölüm üstüne ölüm,
ölüm,
ölüm…

Ankara’da Gar önünde ki kavşakta yerler kıpkızıl,
kan gölü…
Yüzlerce genç; barış gönüllülerinin bedeni yatıyor,
ölülerimizin paramparça cesetlerinin üzeri pankartlar ve bayraklarla kapatılıyor.
Bir yaşlı amca o bedenlerde can var mı,
diye daha dikkatli bakıyor:
Yok,
yok,
yok!..

Genç bir kızımız bağırıyor:
”Hey!
Herkes öldürüldü burada hevalno !..”
Bir kardeşimi;
o çelik yürekli genci,
olay yerinde birbirimizi kaybedince aradım,
ilk kez ağlarken gördüm.

O gün anKARA’da yaşadıklarımız,
tüm ülkemde yeri ve göğü kaplayan kan kırmızısı,
bizi o an için güçsüz,
çaresiz ve soluksuz bırakarak esir aldı.

Artık,
söylenecek sözcüklerin,
kurulacak cümlelerin ne önemi var?

Barış için,
o genç bedenler düştü,
o kadar çok kan ve gözyaşı aktı ki,
konuştuğun,
yazdıklarınızın bir anda anlamını kaybederek buharlaştığını görüyor,
yaşıyorsunuz.

Ne kalıyor geriye,
ya susacağız,
ya ağlayacağız,
ya da çığlık atacağız,
hemde,
ölümcül yara almış hayvanlar gibi,
böğürerek!

Önce,
isyan ederek,
haykırmak istiyorum,
yetmedi,
böğürerek ağlamak,
yetmedi,
bir yaralı hayvan gibi çığlık atmak…

Sonra,
halkını katledenlere,
hırsızlıktan,
ahlaksızlıktan ve vahşilikten,
mafya bozuntusu;
Parlak Osmanlı oğlanı bir yavşağın;
”oluk oluk kan akacak…” sözlerine ses çıkarmayan,
medet uman sözde savcılara,
hukuksuzluğa ve oligarşik soytarılarına inat,
ayağa kalkıp hırsla mücadeleye devam ediyorum…

İnadına Aşk,
İnadına Barış,
İnadına Özgürlük…

Ve Biz,
Bir IŞİD adlı cani ve katiller,
onları besleyip ortaya saran işbirlikçiler ile birlikte daha çok yaşamaya devam ediyoruz…

Atilla YÜCEAK